top of page

gana

03/26

Akra

Kendi göçmenlik dertlerimden, kısa bir süreliğine de olsa, sıyrılmak için yine tek kişilik bir seyahate çıktım. Standart vize işlemleri dışında aşı karnesi de gerektiren, Batı Afrika’nın altın sahili olan Gana’ya vardım. Tiroit ve sarı hummanın kanımdaki seyrek ekolarının boşuna olduğu Avrupa kuruntularıyla homurdanırken ben, uçaktan inmemle birlikte sağlık veznesinden geçirildim. Ülkenin henüz sınır kontrolünden evvel, aşı karnesi sorması beni sevindirdi. Günün sonunda önemli olan, 17.y.y.’dan kalma hastalıklarla günümüzde bu halkların mücadele etmek zorunda kalmamaları. Beni buraya gelmekten bir aşı alıkoyacaksa eğer, dönüp kendi ırkçılığımı sorgulamam gerektiği kanısındayım. Kan demişken; Akra hava sahasına indiğim an, kanımı dahi terleten bir hava duvarı, beni astık nöbetinin eşiğine kadar sürüklüyor. Neyse ki pasaport kontrolündeki hanımefendinin içten selamı (ve içerinin serin havası) beni rahatlatıyor.

Akra’ya dair fark ettiğim ilk detay kanalizasyon yoksunluğu ve bittabi onunla beraber gelen su şebekesinin yoksunluğu oluyor. Görebildiğim kadarıyla haneler su ve fosseptik tanklarıyla yaşıyor. Bu sebeple bütün şehir açık gider, sokak kenarı oluklarıyla süre geliyor. Mahallelere seyrek de olsa 1-2 katlı müstakil evler serpiştirilmiş, geri kalanı gecekondularla bezeli. Peyzajı süsleyen palmiye, hurma, akasya, bunyan, Hindistan cevizi, papaya, mango ve daha adını bilmediğim türlü çeşit ağaç eşlik ediyor şehrin siluetine. Havalimanı Türkler tarafınca inşa edilmiş, ve eminim su pompası ticaretini de bizimkiler tekeline bağlamıştır. Korna ve egzoz hırıltısından es bulduğunda, hanelerin su pompaları duyulur. Şehirde alışmanız gereken bir koku var, her sokakta çöple beraber kümeleşen durgun sulardan ötürü ve bu kümelerden peyda olan sinek kolonileri kesinlikle Akra’daki en büyük tehdit.

Bu kıtadan olmayan her insan evladı gibi elbet benim de endişelerim gelmeden önce nüksetmiş olsa da, bu şehirde gezmeye başlayınca hepsinden sıyrıldım. İstanbul’da siyahi biriyle karşılaştığımızda, sırtlan görmüş mirket sürüsü misali nasıl bakakalmışsak bunca senedir; buraya geldiğimde o sırtlanın yerine konacağımı sanıyordum. Bir gündür yürüyorum, kimsenin zerre umurunda değilim, ben onlarla muhatap olmadıkça. Yürüdüğüm yedi saatte yalnızca bir adet beyaz Avrupalı ve bir Japon ile karşılaştım. Başka bir kıtada siyahi olmanın nasıl bir his olacağını öğreneceğimi sanmıştım, fakat Avrasya’da ne denli önyargılı olduğumuzu anca pekiştirebildim. Uzattım, kusura bakmayın, taze göz dayanamıyor.

Yolum Osu kalesine varmışken, gireyim diyorum. Köle ticareti döneminden kalmış, okyanusa nazır unutulmuş bir yer olmasını beklerken ben; sur kapısında korumaları ve girip-çıkan araçları görünce şaşırdım. 17.y.y.’da Danimarkalılar’ın, önce baharat ve altın ticareti için inşa etmiş olduğu bu kale, sonradan köle ticareti için de kullanılmış. Erkek ve kadınların ayrı zindanlarda, prangalı altı ayı bulan süreler boyunca, gün yüzü görmeden, nicesi yetersiz ışık sebebiyle körelene kadar, Karayiplerden gelecek olan gemilerle taşınmak için bekletildiğini öğrendim. Otuz kişilik koğuşlarda kum zeminde, kendi dışkıları arasında, tavandaki bir delikten günde tek öğün atılan yemek ile Amerikalara sürülmeyi bekleyen Afrika’nın kadim kabile mensupları. Ne denli kadim olduklarına daha sonra değineceğim. Kısa süre Portekizlilerin eline de geçen süre zarfınca küçük bir kilise eklenmiş. Kölelerin tutulduğu zindanın hemen üst katına inşa edildiği için, yerdeki beslenme deliği kapatılmış… Kral fermanıyla Danların himayesine geri verilen kalenin(tahminimce tarafsız ticari merkez güvenilirliğini korumak amaçlı) yönetim kanadı genişletilmiş. İngilizlerin kaleyi fethi orta 19.y.y.’a dayanır ki, İngiliz İmparatorluğu’nun köleliği resmen yasakladığı 1883 yılından sonrasına denk gelir, bölgenin başkenti Akra’ya taşınmış ve kale merkezi yönetim binasına çevrilmiştir. Pek tabii yeni bir eklenti daha inşa edilmiş ve bir asır bu kaleden ferman dinlemiştir Golden Coast. Nitekim 1956 yılında Kwame Nkrumah önderliğinde bağımsızlığını ilan eden Gana, köle girdiği kaleden sonunda yönetici olarak çıkmayı başarmış ve bugün yeni kale olarak adlandırılan en büyük eklentiyi 1970’lerde cunta hükümeti sırasında inşa etmiştir. Çift partili demokrat dönemin başladığı geçtiğimiz neredeyse yirmi yılda, şehir merkezinde yeni bir hükümet binası inşa edilmiş olsa da, Osu Kalesi hâlâ cumhuriyete hizmet etmektedir. En azından yeni kalesi diyelim; nitekim eski kale, amadeniz Mahmud gibi densizlere ibretlik tarih emaresi niteliğinde boş tutulmaktadır. Rehberim sağ olsun, geçtiğimiz üç asra dair daha neler anlattı fakat gezi notu nesre dönmesin diye, sizler için bu özeti geçtim. Saygılarımla…

Akra’dan gitmeden önce bir detaya daha var ki, anlatmadan geçmeyelim. Şehrin göbeğinden, okyanusa varan Odaw Nehri geçer. Bu nehrin batı yakasında bir çöp dağı var ve bu çöp dağında plastik madencileri yaşar. Şehirde bulunan birkaç apartmandan sonra, siluetin en yüksek abidesi haline gelmiştir. Yanaşmaya cesaret edemedim… fotoğrafını çekmeye de. Bu gezi sırasınca fotoğrafını çekmeye cesaret edemediğim çok şeyle karşılaştım. Bu seyahatin görsel anlatımı diğerleri kadar yoğun olmayacaktır, bilginize.

IMG_0959.jpeg
IMG_0972_edited.jpg
IMG_0963_edited.jpg
IMG_0955_edited.jpg
IMG_0966.jpeg
IMG_0961_edited_edited.jpg
IMG_1060.jpeg

Kumasi

Sabah otobüsü ile ülkenin ikinci büyük şehri ve etnik halkların en nüfuslusu olan Aşente diyarı, Kumasi’ye yola çıktım. 250km mesafenin 4-5 saat süreceğini söylemişlerse de, yolculuk 8 saati buluyor. Yanımdaki koltuğa genç bir kardeş oturuyor. Hristiyan Karizmatik Kilisesi’nin mensubu olmakla kalmayıp, köyünün de spiritüel lideri olan bu yerli kardeşim sayesinde yol biraz kısalıyor neyse ki. Tanrısız biri olarak yürüttüğüm sohbetimizde, İsa’nın sevgisini kabul etmem gerektiği vaazını da illa ki hafiften iteliyor. Yine de zerre dışlama hissetmedim James’ten. İnancı gereği kilisesinin liderinin bulunduğu Nijerya’ya ve buna bağlı olarak doğu komşu ülkelerinin ziyaret etmiş olan bu rahip, aynı zamanda kod yazılımcısı(tam olarak anlayamadım zira) gibi bir şeymiş. Bana liderinin kitabıyla beraber telefon numarasını veriyor. Ben de ona, bu gezide bana eşlik eden Gore Vidal’in Kalkhi isimli romanını gösteriyorum. “Neyle ilgili bu kitap?”. “Dünyanın sonunun habercisi olarak, Hindu tanrısı Kali’nin reenkarnasyonu olan bir Amerikalının kıyameti pazarlayışını, anlatıyor.” Güldük beraber… hep mi bana denk gelir böyle manidar tezatlar, bilemiyorum fakat şikayetçi değilim.

Kuzey-Güney hattını bağlayan bu asfalt ana yol, tek şeritli git-gel. Güzergâh yol boyu kasabalar ve tezgâh açmış insanlarla dolu. Açıkçası ülke boyunca cadde ve sokak kenarları sürekli meşgul: içecek su torbaları, plastik şişe meşrubatlar, yerel atıştırmalıklar, tropik meyveler, çıkma araba parçaları, litrelik motor yağları, mazot, ikinci el ev gereçleri, telefon kılıfları, yerinde derhal üretilmiş beton bloklar, inşaat çeliği, tuk-tuk tamircileri, kamyon tamircileri, kamyon enkazları ve ölmüş ruhani liderleri saygıyla anan devasa reklam panoları ile dizili. Bu da yetmezse; yürüdüğünüz her mahallede başı üstünde alüminyum kazanlarda, biraz önce saydıklarımın neredeyse her birini(kamyon hariç) muazzam bir dengeyle taşıyan kadınlar geziniyor. Gana’nın her şehrinde hareket halinde insanlar, bu ülkede ne var ise mütemadiyen birbirine satıyormuş gibi geliyor. Teşhirdeki malın miktarına inanamıyorum.

Aşente halkının dili olan Twi, ülke genelinde ortak görülen yerel dil. Bunun dışında ülkenin resmi dili ise İngilizce. Herkes rahatça konuşabiliyor İngilizceyi, iletişimde hiç zorluk yaşamadım. Gittiğim bölgelerde yerel dilden 2-3 kelime öğrenmeye çalışsam da, yeni bir halkın bölgesine girince bir önceki dili maalesef unutuyorum.

Kumasi, Akra’nın tersine, tropik ormanların arasında, tepelere kurulu bir şehir. Ana arterleri dışında, kızıl kil üzerine kurulu mahalleleri. Varlıklı zümreler( iş insanları, kabile mensupları, altın sektöründe çalışanlar ve yöneticiler) için inşa edilmiş tam asfaltlı, garajlı müstakil evlerin bulunduğu bir mahallesi de mevcut. Telefonun çekmediği bir tepe mahallesinde konaklayacağım bir misafir evini seçiyorum. Zaman zaman acımasız yollardan araçla geçerek, son buçuğunu da yürüyerek varınca mekâna; açılan kapıyla cennete düşmüş gibi hissettim. Bakımlı bir botanik bahçesine dönüştürülmüş bu meskeni, hayatının 20 yılını Almanya’da yaşamış, buralı bir kardeşin kurduğunu öğreniyorum. “Oradaki en yakın arkadaşım Türk’tü”, diye karşılıyor beni. Marilyn Monroe odasına yerleşiyorum. Günlerdir doğru düzgün sigara içememiş olmamdan ötürü hemen soruyorum: “Burada sigara içebilir miyim?” “Tabii”, diyor. “Bahçedeki masada kocaman bir küllük dahi mevcut.” Burada bir süredir kalan Rastafaryan’ın müdavimi olduğu masaya geçiyorum. Ara not girelim: Ülke genelinde toplum içinde sigara içmek yasak. Hiç hoş karşılanan bir olgu değil tütün ve ötesi Gana’da. Toplumdan dışlanmış kişilerin yalnızca sigara içtiği, söylendi bana. “Tütün kullanan kişinin kendisine saygısı olamaz, toplumuna nasıl olsun!” bu detay beni biraz acıttı…

Konuk evine dönelim; şemsiye altında bir masa ve devasa küllüğü, mango ağaçları, avokado, lime, ananas, Hindistan cevizi, guava, muz, plantine, zakkum, taze soğan, kekik, nane, limonotu, komposst çukuru( bile!) var. Coğrafik olarak da, misafir olarak da tropikal bölgede olduğumuz kesin. Mangolardan biri çok budaklı olduğundan, ne yapılması gerektiğini konuşuyorduk ki, Kuoku(mekanın sahibi) ağacın dört yaşında olduğunu söyledi. İnanamadım… benim don gören tarlama kıyasla, buradaki bitki gelişim hızı rahat Portekiz’i ikiye-üçe katlar. Kurak mevsimde olmamıza rağmen, iki gün Kumasi’de ben bile yağmur gördüm. Yıl boyu 20 santigrat derecenin altının görülmediği, üç ay tropik yağmur ve geri kalanı gün aşırı sulama ile ne dilersen yetişir bu ülkede. Lakin hiçbir çiftçinin artezyen açtıracak parası olmadığından, ülkede ekin tarımı kurak olan 6 ay boyunca yapılamıyormuş.

Çok geçmiyor, T-roy(rastafaryan) ile tanışıyorum. Cigaradan mütevellit, durmayan bir çenesi var mübareğin. Hendrix, M. Jackson gibi ünlülerin yalan ölüm haberi ile toplumdan sıyrıldığını düşünürken, Musk gibi teknokratların klonlarının ortalıkta gezdiği kanaatinde olan bu beyefendiye, rüştümü ancak Mu kıtasından bahsedince kanıtlayabiliyorum. “Hayatımda Mu’yu konuşabildiğim ilk kişisin.” diyor. Ev sahibimizin kendi elleriyle hazırladığı içki de masaya teşrif edince; Almanlaşmayı başarmış bir Ganalı, Bermudalı bir rastafaryan ve Avrupalılaştıramadıklarımızdan mıymışsınız bir Türkiyeli olarak sabaha kadar muhabbet ediyoruz. Şahsım için konyağı dahi liste başından edebilecek kalitede ve derinlikte bir içki olan Apio, palmiye yağı fermente edilip, pancar ve baharatlarla yoğurularak hazırlanmış. “Abi oteli-moteli bırak,” dedim. “Bunu şişele, dünya kapında!”. “Evet,” diyerek gülüyor. “bunu söyleyen ilk misafir değilsin.” Bir alman kadar ihtiyatlı, Ganalı kadar da samimi olan bu arkadaşı gerçekten takdir ettim.

Geç bir sabah ile birlikte şehri gezmeye çıkıyorum. İlk dikkatimi çeken, devasa kauçuk ağaçları altında ince şeritler doğrayıp, sepet ve sandalye ören ve davul çeken kişiler oluyor. Mahalle aralarında neşeyle koşuşan çocuklar, odun kömüründe kazan kaynatan hanımlar, kaldırımda tuk-tuk tamir eden kardeşler ve ara sıra inanılmaz yüksek sesle, bozuk bir hoparlörden yerel dilde vaaz misali(ama delicesine) çığıran bir ses kaydına denk geliyorum. Şu noktada artık; işlek her asfalt yolun kenarında peydahlanan günübirlik tezgâhtarlardan bahsetmeme gerek yok.

Kumasi’ye gelmişken, Manhyia Sarayı Müzesi’ne gidip, Aşente halkının tarihini doğru düzgün öğreneyim istedim. Akon olarak da bilinen bu halk bölgede 600 yılı aşkındır yaşamaktadır.  Rivayete göre; ilk kral vahi ile Kumasi’ye gelmiş ve halkını bir arada tutmuş. Güklerden bahşedilen som bir altın tabure ile krallığını meşrulaştırarak çevre kabileler üzerinde de bir hegemonya sağlamıştır. Bu topluluğun en belirgin özelliği Matriarkal oluşu. Asil kanın kadınlar aracılığıyla aktarıldığına inanıyorlar. En kıdemli kişi Kraliçe Ana’dır. Ve kralı bu hanımefendi tayin eder. Yetersiz görülen yahut ölen kralın yerine geçecek olanı Kraliçe Ana seçerken; bu hanımefendi ölürse eğer, yerine geçecek olan kişi yine anne tarafından saf kanı taşıyan başka bir kadın oluyor. Gücün tayini kadında, kullanımı ise erkeğin elindedir. İngilizlerin Altın Sahili fethi sırasında(orta 19.y.y.) Aşente halkı 100 yıl süren bir savaşa tutuşmuştur. Bu süre zarfında ilk inşa edilen sarayları İngilizler tarafından yıkılmıştır. Orta 20.y.y.’da Gana’nın bağımsızlığıyla, şu an gezmekte olduğum saray İngilizler tarafınca inşa edilip, Aşente halkına geçmişte yaşanan tahribatın bir özrü mahiyetinde hediye olarak sunulmuş olsa da, zamanın Aşente kralı bu hediyeyi kabul etmemiş ve sarayın maliyetini İngilizlere ödeyerek ancak, burayı komuta merkezine çevirmiştir. Sanıyorum erken 2000ler’de inşaatı biten başka bir saraya geçerek, bu yapıyı da halklarının tarihini anlatan bir müzeye çevirmişler. Bu mütevazı sarayın içerisinde hâlâ çalışan havalandırma fanı ve 75 yıllık bir buzdolabı da mevcuttur. Çalışma odası, yatak odası, kimi kültürel efemera ve altın takılar görülecekler arasında. Bir asır İngiliz Krallığı’yla mücadele edebilmek için topluluğun ihtiyacı olan mühimmat ve top atarlar, pek tabii düşmanın düşmanı olan Danimarkalılar tarafınca tedarik edilmiştir. Böyle çalkantılı bir coğrafyada hâlâ kraliçe ve kral geleneği sürmekte olup, Gana hükümetinden bağımsız bir otokrasi, Kumasi’yi de kapsayan Aşente Bölgesi’ni yönetmektedir. Konuk evinin sahibi Kuoku diyor ki: “Buranın tapusu bende, malın sahibiyim. Fakat reis yarın çıkacaksın dese, itirazı mümkün olmaz.” Kralın çook geniş bir çevresi var ve anladığım kadarıyla bu zümre yalnızca bütün zenginliği yaşamaktadır. Gana’da çok altın var dostlar, dünya pazarına çıkartılıyor. Mücevhere dönüşüp geri Gana’ya gelene kadar fiyatı o kadar yükseliyor ki, sekiz gündür buradayım, henüz bir insanın takı taktığına şahit olmadım. 24karat altının fiyatı Avrupa pazarından daha pahalı, akıl alacak gibi değil… ne yaparsın.

Müzeyi gezdikten sonra, bahçedeki kadim kauçuk ağacı altında oturmuş bütün bu serbest sermaye saçmalıklarını düşünürken ben, sarayı ziyarete gelmiş liseli öğrenciler tarafınca sarılıyor etrafım. Yanıma sokulup fotoğraf çektiriyorlar bir bir! Neden bilmiyorum, yine de eyvallah. Bu arada Alfonso’dan da bahsetmeden olmaz. Kanvas üzerine akrilik çalışan yerel bir ressam olan bu kardeşle, saray sonrası günümüzü beraber geçiriyoruz. Destek olmak adına kendisinden bir parça alınca ben, “Gel!” diyor. Yürüdükçe birbirimizin kültürünü paylaşıyoruz. Acıkınca yemeğe gidiyoruz. Etsiz bir bamya çorbasıyla fufu söylüyorum. Burada ekmek yok dostlar. Plantainden yapılan fufu, kabarmış pasta hamuruna benziyor. Elinizle kopardığınız küçük parçaları çorbaya banıp yiyorsunuz. İlk seferi bu deneyimin çok zorlu fakat gün geçtikçe alışıyor insan yeniden elleriyle yemek yemeğe. Gana’da yemekler baharatlı, hem de fena. Yerken terletiyor ki, bu ebedi sıcakta ne hikmettir kim bilir. Yine fufu gibi ama mısırdan yapılmış olanı var, adı Baktu. Onun dışında salçalı pilavlarının adı jolof, ve kızarmış sebzeli pilavlar kültürün vazgeçilmezleri. Tahıldan hazırlanan akışkan bir lapaları da var, günün erken saatlerinde bunu yudumlayan çok görülür.   

Konuk evinde ikinci akşamın muhabbetine bir kişi daha katılıyor. Yıllarını Çin’de çalışarak geçirmiş bir danışman olan Kuawi’nin Çinli bir eşi dahi var. İri cüsseli ve kalın sakallı bu biraderde öyle alaycı bir taraf var ki, kartlarını dökmek istemeyen bir poker oyuncusu sanırsınız. “Business” diyor, “All is business.” “You brother, being here. Can make good business.” Çincesi de tam takır bu kardei de Kuoku kadar azimli ve zeki buldum. İç babam, gül babam yine muhteşem eğleniyorum. T-Roy Amerika’ya giydirip duruyor, dozu kaçırdı mı Kuoku kıkırdıyor, Kuawi tarıma yatırım yapmak istiyor, ben de sağa-sola salça oluyorum.

Ertesi gün de şehri yayan turlayıp, kendimi iyice yoruyorum. Nitekim gece otobüsü ile Kuzey’e, ülkenin üçüncü büyük şehri Tamale’ye gideceğim. Üzerinize afiyet, gece otobüslerini eskisi kadar iyi taşıyamıyorum. 8-10 saatten fazla olan seferler, ertesi günümden çalar oluyor dinlenme ihtiyacından ötürü. Dünyanın bu kurnasında gece otobüslerini (özellikle kuzey bölgelerde) farklı kılan iki unsur fark ettim… üç yapalım biz onu. İlki; sivil giyimli otomatik silah taşıyan bir korumanın size eşlik ediyor oluşu. İkincisi; TV’de bosslad dedikleri, cüce patronların zengin reisliğini anlatan, süper-low-action dramalar gösteriliyor oluşu. Üçüncüsü ise; duraklarda alınan atıştırmalıkların çöpünü gayriihtiyari bir rahatlıkla otobüsün içinde yere atıyor oluşları. Hoş ülke genelinde atıklar gayriihtiyari salınıyor yerçekiminin insafına.

Yine 220kmlik yolu sekiz saatte varıyoruz. Bunun birkaç sebebi mevcut; her kasaba ana yol üzerine kurulu ve tezgâh açılacak ise eğer, yol kenarına kuruluyor. Zaten dar olan yol, ince bir boğaza tıkılıyor. Bu yolda haddinden ağır yük taşımaya çalışan, en az 50-60 yıllık çok fazla kamyon var. Sürekli bozulan araçların yol ortasında tamir edilmeye çalıştığına tanık oluyorsunuz. Tek şeritli yolun büyük bir kısmı bozuk asfalt ve kasislerle dolu. Ve son olarak, her yirmi km de bir yine dar boğaz yaratan polis kontrolleri. Böylece iki saatlik yol, bir günlük maceraya dönüşüyor. Çok şey görüyorsunuz kara yolculuklarında: taşa bağlanmış yünleri çektirip dokuyan bacılar, odun kömürü için hazırlanmış kil gömütleri yakan gençler, güneşte kuruması için dizili kerpiç tuğlalar, kerpiç daireden ve hasır şapkalı köy evleri ve ağaç boyunu aşan termit yuvaları.  Herkes bu yol üzerinde, lineer bir doğrultuda, ömür kuzey-güney istikametinde süre geçiyor gibi.

IMG_1045.jpeg
IMG_0998.jpeg
IMG_1037.jpeg
IMG_1046.jpeg
IMG_0957.jpeg
IMG_0977.jpeg

Tamale

Artık Müslüman diyarlardayız. Giyim-kuşam biraz daha farklı burada. Erkeklerde bileğe kadar inen entari(apış arası bulunmayan, uzun tek parça giysi), kadınlarda da kiminin başı kapalı, kiminin açık, kimisinde başından arkasını kapatacak şekilde bileklere kadar inen örtüler. Rengârenk kumaşları, Araplardaki gibi katı ve monoton değiller. Ramazan ayına denk gelmiş seyahatim yine, süre zarfında genel olarak insanlarını tutucu bulmadım. Orucu tutan var, tutmayan. Selamın Aleyküm ile girdiğim etkileşimlerin bu şehirde yararını gördüm. Düzayak bir şehir olan Tamale’de bisiklet süren çok. Tuk-tuk, motorsiklet ve diğer standartlar da cabası. Yine kızıl toprak mahalle araları serbest gezen keçiler ile dolu. Sokak tezgâhlarında satılan domuz sakatatlarının bu şehirde yoksunluğu beni sevindiriyor, çünkü kokusu çok feci dostlar, nevriniz şaşıyor yanından geçecek olsanız. Fakat kafesli tavukların kokusu, her şehirde olduğu gibi gani gani. Tamale’de yaşayan halkın genel çoğunluğu Dagomba kabilesi mensubu. Şakaklarındaki birer kesik izinden tanıyabilirsiniz kendilerini. Eski çağlardan beri, açıkta karşılaştığınız bir kişinin hangi kabileye ait olduğunu yüz ve vücut izlerinden tanıyabilir, ona göre tavır takınırdınız. Günümüzde bir bayrak altında yaşıyor olasa da Gana sakinleri; zaman geçirdikçe fark ediyorum birbiri ile çatışan farklı kabileleri. Tamaleli Müslümanların, Aşentelere karşı pek saygıları yok, ne de Aşentelerin kuzeylilere karşı tahammülü.

Geleneksel el işlerinin satıldığı bir avluya varıyorum. İki büyük ağaç mevcut bu avluda; biri mango, altında onlarca kişiyi oturtacak gölgeye sahip, diğeri ise kimsenin adını bilmediği bir ağaç. “Nasıl olur?” diye soruyorum. Gerçekten de bir ağaç için iri yapraklara sahip bu bitkiyi onlarca yıl sürekli yolmuşlar, fakat filiz vermeyi sürdürmüş mübarek. Belki de ana dalı en azından iki nesildir kabarmış bir sarmaşık türü de olabilir. Hediyelik dükkâna bakan ahbaplardan biriyle muhabbete tutuluyoruz. Boynunda Ankh taşıdığını görünce, dümeni Antik Mısır’a kırıyorum. Çok ilgileniyor, dinledikçe daha fazlasını soran bu kardeşle dilleniyoruz birkaç saat. “Gitmem lazım, dönüne de uğrarım.” Bir sonraki gün için dinlenmeye çekiliyorum.

IMG_0975.jpeg
IMG_1059.jpeg
IMG_1003_edited.jpg
IMG_0978.jpeg

Mole Ulusal Parkı

Otobüsle Savana Bölgesi’nde bulunan Larabanga’ya varıyorum. Müslüman bir tüccarın 15.y.y.da bölgeyi ziyareti sırasında gördüğü bir vahiy üzerine, kerpiç ve odundan camii inşa etmeye başlıyor. O günden beridir her sene yerlilerin taze sıvalarıyla ayakta tutulmuş olan Larabanga Camii Gana’nın ilk camisi. Batı Afrika’ya İslamiyet’in buradan yayıldığına inanılıyor. Tüccarın naaşı caminin hemen yanına gömülmüş ve üç gün içerisinde filizlenmiş olan baobab ağacı bu gün, neredeyse 600 yıl sonra, heybetini hâlâ korumaktadır. Burayı görmeden olmazdı, diyerek yolumu Kuzey’e çeviriyorum. Gana’ya gelirken kesinlikle yapmak istediğim bir şey vardı, şimdi sıra onda, Mole Ulusal Parkı.

Safari merkezi ve Mole Motel yüksek bir tepenin çeperinde, batıya ve kuzeye, ufka değin uzanan savanayı izleyen muazzam bir yere konuşlanmış. Oturduğunuz yerden iki su havzasını ve her gün buraya gelen envaî çeşit hayvana tanık olabilirsiniz. Yürüyüş safarimde savanayı saatlerce gezip, yırtıcısından leşçisine, meyvecisinden nektarcısına, onlarca farklı tür kuşu tanıyorum. Afrikan Kara İbisi ile iki kere karşılaşıyorum ki, başlı başına lezizdi benim için. Başka hiçbir yerde görülemeyecek renklerdeki yalıçapkını alttürleri bölgenin en güzideleri olarak kabul ediliyor. Araçlı safaride ise; el kadar boyuttan, atı aşan cüsselere kadarı bulan yedi tür antilopla karşılaştım. Yaban manda sürüleri, Afrikadomuzları, timsahlar, babun, uzun kuyruklu gri maymun ve tabii ki Afrika fili… 56 yaşında, parkın en yaşlılarından olan bir dedenin yanında yürümek gerçekten efsane bir histi. Artık uzaması durmuş olan fildişi neredeyse tamamen siyaha dönmüştü. Toyluğu yeni atan, kısa ama süt beyazı dişli genç bir erkekle de karşılaştım ki, yanaştırmak istemedi beni. Ayrıca her sabah oturduğum yerden, yıkanmaya gelen dişi fil ailelerini, uzaktan da olsa, izlemek çok hoştu. Öğle vakitlerinde özellikle, artık susuzluğa dayanamayıp, kampa daha yakında bulunan suya gelen antilopları, sabırla suyun altında bekleyen timsahların saldırılarını da izleme fırsatım oldu. Üç gün izledim timsahları, hiçbir şey yiyemediler. Bu durumun haftalar, bazen aylar sürebileceğini düşünmek, zaten bizim gibi dingolar için imkânsız. Sabır ve ihtiyat savananın en kıdemli erdemleri olsa gerek. Bu denli cüzi bir fiyata, savana deneyimini dünyanın başka bir yerinde yaşamak, sanmıyorum mümkündür. Şiddetle tavsiye ederim efendim… Mole Ulusal Parkı, Savana Bölgesi, Gana.

IMG_1022.jpeg
IMG_1008.jpeg
IMG_1005_edited.jpg
IMG_0987.jpeg
IMG_0988_edited.jpg

geri dönüş

10 gündür ilk kez beyaz insanlarla iletişim kuruyorum. İki Alman ve iki Amerikalı ile bir araba paylaşıyoruz. Çok rahat iki saat içinde(iki katı bedel ödeyerek) Tamale’ye varıyoruz. Kısa süreli bu yol arkadaşlarım beni merkezde bırakıp, havaalanına devam ediyorlar. Kırk dakikalık uçak seyahatiyle Akra’ya, yaklaşık iki saatlik bir uğraşla(on katı bedel ödeyerek) varacaklar. Ben ise önümüzdeki iki günü( tek katını ödeyerek) aynı sahile varmaya çalışacağım. Akşam otobüsünü beklerken, Raphael(Ankh kolyeli ahbap)’i görmeye gidiyorum. İsimsiz ağacın gölgesinde iki adam mankala oynuyor. Yanlarına oturup izliyorum. “Anlıyor musun?” diye soruyor oyunculardan biri. “İzliyorum” dedim. İki el oyun attılar. “Öğrendin mi?” dedi. “Kuralı bilmediğim için, anlayamadım” dedim. “E boşuna mı izledin o zaman?” dedi. Abinin beklentisi çok yüksek; zira ömrümde ilk defa bu oyunu oynayan birilerini izliyorum. Bizim ahbabın yanına geçiyorum ki, beni görünce şaşırıyor. Kulaklığını çıkartıp, telefonunu gösteriyor. “Bak ne dinliyorum.” Book of Thoth’u youtube’dan açmış, hayal deryalarında yüzüyor bizimki. “Thoth’un nasıl yaratıldığını bilmek ister misin?” diyorum. “Anlat!” diyor. Gana’nın bağımsızlık günüymüş bugün, kutlu olsun! Altın madencisi olarak insanı yaratan uzaylıların hikâyesini anlattıkça; iftarı bekleyen müminlerle çevrili olduğumu bir anlığına hatırlıyorum. Yine de belirtmekte fayda var, dini bir baskı yahut dışlama ben hissetmedim. Fakat otobüs ile Kumasi’ye varınca, cennetten köşe konuk evimde, bıraktığımdan beri bahçeden çıkmamış olan T-Roy(rastafaryan), insanların kendisini kabullenmediğinden yakınıyor. Ben zaten denklem dışıyım, fakat Karayip Adaları’ndan gelmiş olan bu ahbap, anlıyorum ki Afrika’ya geldiğinde, siyahilerin kendisini kardeşleriymiş gibi kucaklamasını umuyordu. Milenyumluk komşusuyla dahi kavga ederken kabileler, Karayipler’den gelen birisini, siyahi de olsa, yabancı görüyorlar. Hak veriyorum açıkçası. Yaşam çoğu insan için hiç rahat değil. Ona-buna ayıracak mecal de, zaman da pek yok gibi. Nitekim T-Roy’un kardeşi de gelmiş, gün boyunca iki rastafaryanla tüttürüp çene çalıyorum. Dinlendim ve bir sonraki gece otobüsüne hazırım.

IMG_1043.jpeg
IMG_1064.jpeg

Butre

Takuradi şehrine gece otobüsü olduğunu biliyorum, fakat saati gelmeden dolarsa bütün koltuklar, yola koyulur bu tarz otobüsler. O yüzden 6:30 gibi gittiğimde bana 40 numaralı bilet veriliyor. Şanslıyım çünkü 6 koltuk sonra(bir saate yakın) yola koyuluyoruz. Gece otobüsünde dikkat edilmesi gereken şey, gün doğduktan sonra hedefe varmak. Yolun 6 saat süreceğini söylediklerinde, “Herhalde 9-10 saati bulur,” diye düşündümse de, 6,5 saate varıyoruz. Gece 03:00, ideal değil. Bir köşeye kıvrılıyorum iki saatliğine. Sonrasında tro-tro ve tuk-tuk tutarak; okyanus kıyısında, Butre isminde nehrin ağzında bir balıkçı köyüne varıyorum. Çadırda konaklayacağım mekânıma sahil boyu yürürken; halatlara asılmış balıkçıları görüp, ben de el atıyorum. 15 kişi devasa ağı okyanustan çekip topluyoruz. Yaklaşık yarım km açıktaki şamandıraya bağlı ağı salması için öncelikle uzun kayıkta kürekleriyle 8 kişi açılıyor. Kayığı gören komşular bir bir toplaşıyor. Halatlara asılıp, ağı kapatıyorlar. Saat sabah 07:00. On dakika yürüyüp başka bir ekip görünce, onların da halatını tutuyorum. Hemen sonrasında ise, hazır kudurmamışken Atlantik, uzun tatilin kızıl tozunu okyanusa dalarak salıyorum.

Son yardım ettiğim balıkçılar yarın sabah 06:00’da gelmemi söylüyorlar. Palmiye altında gölgeleniyor, ağzımın tadıyla kitabımın ikinci yarısına dalıyorum. Gore Vidal, sen bu işin erbabısın; Kimin cennetinde isen, gönlünce eğleniyor olmanı dilerim. Mangrov ağacı altında, çadırda yatıyor olsam da; buradaki şefin elinden yediğim tabaklar, Gana’daki en lezzetli yemeklerdi. Öğle vakti çektiğim ağdan bir balığı, coconut curry’sinde kızarmış sebzeli pilavla görmek muhteşemdi.

Burada tanıştığım beyaz insanların ilk ikisi; Gana’ya yıllardır gönüllü doktorluk yapmak için gelen baba-oğul Alman bir çift. Sonrasında da Amerika’dan ilk defa, kısa bir seyahate gelmiş olan yarı Ganalı bir grupla tanıştım. Başka yabancı da zira üç günde hiç görmedim. Her daim esen rüzgâr, bu akşama mahsus yavaşladıkça; ufukta yaşanan fırtınaların şimşeklerini izliyorum. Amerikalı kardeşin pasladığı çiçeği kokladıkça ben; hava iyice ağırlaşmış, nem oranı %1000’e ulaşmıştır. Kıtırdayan gökleri işitsem de, sahilde ben terden boğulmak üzereyim. Arafta canı kalmış sanki atmosferin de, bir bizim üzerimize yağmıyor sanırsın. Ancak gecenin bir yarısı, yarım saatliğine yağmur efendi bir üslupla yağıp gidiyor. Sabah 6’da uyanıp, az ötemdeki balıkçı köyüne yürüyorum. Ağın sahibi düdüğünü çalıp, aileyi sahile topluyor. Ahşap uzun kayığı halatlara asılmış on kişi, kalaslar üzerinde, subaşına çekiyoruz. Dümenci ile birlikte on bir kişi kürek çekmeye başlıyoruz. Ritmik komutları arkaik bir gırtlaktan işitiyor, açık denize kürek çekiyorum balıkçılar ile. Birinci baba salınıyor ve sahil boyunca ağı suya açıyoruz. İkinci babayı da 300-400 metre sonra salıp, halatın başını sahile geri sürüyoruz. Ağın ucuna bağlı bu halatı şimdi, iki saat boyunca adım adım sahile çekip, ağı okyanusta ters alt akıntıya karşı açıyoruz. Gırtlakta arkaik bir ritim yine, uyum içinde topuklarımızı sıcak kuma gömüp, halata asılıyoruz. Bir noktada halatı çekenler kahvaltı etmeye gidiyoruz. Saat 10:30. Şefin ellerinden sebzeli omlet ve tarçınlı krep gömüp geri dönüyorum. Yardıma 10 el daha gelmiş, bu noktada köy nüfusunun yarısı halata tutunmuş haldeler. Artık ağı iki başından toplama sırası. Uçlarından çektikçe, sarılan ağa takılmış her balık esaretin çıkmaz sokağında birikiyor ki, ağın göbeği bütün avla beraber müthiş ağır. Kuşlar da dâhil, bütün akrabalar abanıyoruz. Bağırarak zıplıyor ahali, mahsulün miktarı tatmin ediciymiş, anladığım kadarıyla. Farazi konuşuyorum: 200-300 kg balık vardı bence. Çok iyi yormakla kalmadı, atletle duran beni gıyabıyla haşlayan güneşe istinaden, suya dalıyorum.

Yan koyda terk edilmiş bir köy varmış, onu görmek için sahil boyu yürüyorum akşamüzeri. Burnu geçince diniyor rüzgâr ve yengeç örtülü kayalıkları buluyorum. Tek bir köyü kaldıracak darlıktaki koya yaklaştıkça, muazzam bir kasvet kaplıyor beni. Havada kükürt kokusu var. Köyü saran ağaçlara kırmızı bayraklar sarılmış. Yakın zamanda terk edilmiş bu köye bedenim girmek istemiyor ve sahilden izliyorum yalnızca. Burada istenmeyen şeyler yaşanmış. Geri dönerken burundaki kayalıklarda bir keçiyi yavrusuyla buluyorum. Kim süt döken bir keçiyi geride bırakıp, evini terk eder ki? Yerel kimse konu hakkında bir şey söylemek istemiyor. Sonradan edindiğim bilgilere dayanarak; bu köyün sakinleri komşu koyun reisliğini kabul etmemiş ve kendi reisini liderliğe aday göstermiş. Çatışma sonucu, mevcut reisin oğlu hayatını kaybedince, bu köy yakılıp, halkı sürülüyor.

Yarın sabah için kayığı hazırlayan ahbapla vedalaşmaya gitmiştim ki, “Yarın ikinciyiz,” dedi. Altıda ilk çıkan kayık değil de, 9-10 gibi açılan ikinci sıradan bahsediyor. “Ahbap,” diyorum, “Benim artık dönmem gerekiyor.”

Hayatımda kendimi en rahat hissettiğim iki ülkeden birisi kesinlikle Gana’dır. Tacında dünyaları taşıyan milyonlarca kadından, saygıda kusur etmeyen bütün erkeklere… Muazzam insanlar. Dünyayı onların yönetiyor olması gerekir.

IMG_1092.jpeg
IMG_1065.jpeg
IMG_1079.jpeg
IMG_1078.jpeg
IMG_1098_edited.jpg

Gizay Bozkurt

yazig Mahmud Sıfatsız

2026

bottom of page