2.18

mısır/ürdün

Kahire

Ebedi boşluk, Nun’dan kendini var eden Ra’nın, oldurduğu dünyanın başkenti Heliopolis, yani güneş’in şehrindeyim.

3000 yılı aşkın antik Mısır’ın üzerine, çoraklaşmaya başlayan 1000 yıllık Yunan ve Roma döneminden sonra, çölleşen Arap himayeleriyle birlikte, Osmanlı’nın 200 yıllık düzen çalışmaları ardından gelen, 150 yıllık İngiliz devşirmesi, modern Mısır Arap Cumhuriyeti’nin başkenti Kahire’deyim.

İstisnasız her şey kum-kir kaplı. Şehir merkezinde yapılaşma; kepenkli fransız binalarından ibaret. Hani ortası kafesli asansörlü, taş merdivenleri olan, oda daireli binalardan; yüksek tavanlı, ahşap kapı-pencereli.  Müzeydi, meclisti dediklerin ise; ingiliz valilerden kalma saraygillerden. Çeper genişledikçe; 20 katı bulan sosyalist mimarisi apartman blokları ( en az 40 yıllık), varoşlarda ise 10 kat altı binalar. Bütün kahire dışında ise, çölün yanı başında; Reklam panolarında resmedilmiş yarının villa siteleri. Yem-yeşil park alanlarıyla, toz uçurmaz paklığıyla hazırlanmış panolar. Beyhude bir hayalden ibaret… Hiçbir şey galip çıkamamış kumun kirinden; çöle dikilen villa mı bunu başarsın.

Meydandan meydana uzanan düz caddeleri gırla araba dolu. Nil’e nazır spor salonları, VİP barları, varoşlarında sonu gelmez sokak çarşıları, afrika mimarisi camileri (kubbesiz, dörtgen teraslı), ömründen bezmiş imam naraları (ölçüsüz ezan), tepesine oturduğu binaları cüceleştiren sonu gelmez reklam panoları, sokak arası nargilecileri, şehrin üzerinden geçen yolları, bu yolların da üzerinde asılmış köprüler, yollar boyu dizili panolar, daha fazla reklam panoları, biraz da viyadük-altı panoları ve kirle kaplı reklamsız kalmış panoları…. Ve öteberisiyle, kahverengi bir şehir, Kahire.

Turist düdüklemeye çalışanlarını (pek de az değil) saymazsak; cömert, içten insanlar. Türk olduğumu kestiriyor çoğu( hoş bıyık eleveriyor), bu da makul karşılanıyor, iki kaplan samimiyet katıyor muhabbete. Park dediğin, soyu tükenmekte olan bir fikir. Adaplı bir bahçe kondurmuşlar Kahire’nin tepelerinden birine. İçinde havuzları ve çaylarıyla, gözlere şenlik, gönüllere refah eyliyor. Bu nadir park, turnikeleriyle korunuyor. Banliyöyle sarılı etekleri, güvercinleri çağıran dam ıslıkçılarıyla dolu. Salladıkları nevresimleriyle, akşam ezanına eşlik ediyorlar. 

 

Mezar odası amacıyla inşaa edildiği gibi, alelade bir fikriniz var ise Giza Piramitleri için; yollarımız ayrı düşer dostlar. Dünya tarihinde, eşi-benzei görülmemiş; ne öncesinde ne de sonrasında, Büyük Piramit kadar, keskin bir incelikle inşaa edilmiş insan yaratısı bulunmazken; m.ö. 2400 lerde yapıldığına inanılan bu abidenin, bir kral mezarı olduğuna katiyen inanmıyorum. Hoş; salt insan eliyle yapıldığına da inanmıyorum ya, neyse… orasını kurcalamayalım.

Giza platosunda; Khufu, Khafre ve Menkaure adlarıyla anılar üç ana piramidin yanı sıra, şu an yağıntı halinde bulunan pek daha küçük, kraliçe piramitleri de bulunmakta. Zamanında nehir kıyısında bekleyen Sfenks ile birlikte yeşil bir vadiye sahip Giza yerleşkesi; günümüzde çorak kumluk. Nil’in de doğuya kaykılmasıyla, kup-kuru karşılıyor plato, bizi.

 

Orion’un (Osiris) kemerinde üç yıldız bulunur: Alnitak, Alnilam ve Mintaka. Bu yıldızların, yerküredeki temsilleri olarak yapılan üç büyük piramidin bir-birine olan ebatsal ve konumsal oranı, kemerin (10000 yıl önceki konumuna) tıpa-tıp aynısı. yüzlerce ışık yılı uzaktaki yıldızı, dünyadan çıplak gözle süzüp; yontu taşlarla, 15 tonluk blokları silme dizmek… hemi de 35 yüzyıl boyunca yüksekliğine başka bir yapının yetişemeyeceği kadar görkemli insaa etmek…

Çağdaş dünya, rasyonel açıklamalarına sığamayacak mistik her şeyi hor görürken, büyük piramidin yapılışına dair sunduğu rasyonel yöntemler; doğa üstü sayılabilecek bir sürü şeyden daha saçma.

Yalana bal çalmak, yapışanların şikayeti yok. en azından tok tutacak… İdrak ise, hep aç kalmayı seçecek.

Efendim, sebebi ziyaretimiz belli; piramidin içine girmek için kat ettik bunca yolu. Önce vadide geziniyoruz. Yalnız, sakin bir köşe bulalım ki, temiz bir şeyler hissedelim. Ne hacet, efendim… Unutmayın, burası dünyanın en ünlü yerlerinden biri. Şanslıyız ki, turizm kötü Mısır’da geçtiğimiz birkaç yıldır. Bundan ötürü, yalnızca 3-5 bin insan evladı ziyarete gelmiş bugün Giza’yı.

Mütemadiyen, rehberden çakma serserilerin “nerelisin” ile başlayan konuşmaları; yarın dakikada bir “deve sürmek ister misin” nidaları; sonu gelmez “vay, bıyık maşallah” ; öyleydi- böyleydi derken… söğürdüler beni, birader.

Neyse ki, tatlı bir köşe bulduk 3. Piramidin yamacında.

Şekline istinaden, piramidin dibinden baktığınızda hiç yüksek gözükmüyor (eğimden ötürü), lakin uzaklaştıkça abidenin haşmeti kabarıyor. Başka hiçbir yapı içim aynı şeyi söyleyemezsiniz, çünkü tersi geçerlidir. Dibinden; sizi yok edecek gibi yükselen binalardan uzaklaştıkça, pek bir değersizleşirler.

Kusura bakmayın, kaptırıp sapıyorum. Ortanca piramidin önünde, artık sağlam duvarı bulunmayan, bir tapınak bulunuyor. Khafre’nin Morg Tapınağı şeklinde adlandırılmış. Kimilerince mezar olduğu düşünülse de, orkeolog sezilerim aksini hissettiriyor.  Yerellerden biri bizi görünce, “ohh, çok kere gelmişsiniz buraya” diyor. İlk gelişimiz olduğunu belirtince, “enteresan” edasıyla bize bahsi geçen tapınaktan söz ediyor.

Kozmik sema’ya dalacak olan adayların; büyük piramidin içindeki lahite yatırılmadan önce, bu tapınakta ayine tâbi tutulmuş olabilecekleri, tahmininde bulunuyorum. Yerel kardeşim telefonunu çıkartıp, bir video izletiyor: 20 küsür insan, naralar eşliğinde bu mabette toplanmış, tapınıyor.

Bu yıkıntıya ve ortanca piramide taştan, geniş bir yol var. Yolun diğer ucunda ise (5000 yıl önce) Nil’in kıyısında bekleyen, Sfenks. Oturmuş bir aslan hayal edin, onlarca metre uzunluğunda, dizme taştan oyulmuş.  Lakin başı, firavun yelesine sahip, bir insan yüzü. Vücuda oranla, sfenk’in kafası küçük kalıyor. Bu da yüzün, sonradan mevcut olan kafanın tekrardan yontulmuş olabileceğini düşündürüyor. Orijinal kafanın da, aslan olması gayet olası. Medeniyetin ilk çağlarına bakacak olursak; el üstünde tutulan tek yaradanın temsili olan güneş, dünyayı var eden güç. Ve bu gücün simgesi ise aslan. Günümüzde de böyledir; emperyalist ülkelerin simgelerinden tutun da, orta çağ krallıkları armalarına, günün en sıcak saati ve yılın en güneşli ayına ve burcuna verilmiş olan simgeye kadar, hepsi aslan.

Sfenks’in direk doğuya baktığını da hesaba katarsanız; mutlak yaradana atfen, yontulmuş olması ihtimal. Eski dönem hükümdarları zamanla, yaradanın gücüne kendilerini ortak koşmaya başladıkça; kibirleriyle beslenip, sfenks’i kendi suretlerine bürümüş olmalılar. Günümüzde mevcut yüzün, kiminki olduğu bulunamadı. Piramitlerle anılan baba Khufu, oğul Khafre ve torun Menkaure ‘nin mezarları ise hala bulunamadı. Ayrıca açık bir şekilde, Sfenks’in yaşını da kimse bilemiyor.

Benim bir fikrim var, dilerseniz :

Kozmik birlikten kendini var eden Ra, önce tanrıları yaratır, sonra da insanlara destur verir. Kendi de fiziki bir beden alıp, dünya üzerinde hüküm sürer. Binlerce yıl geçer, nesilden nesile insanlar süre-gelir. Zamanla tanrının gücünü sorgulamaya ve hükmünü görmezden gelmeye başlayınca insanlar, Ra baba sinirlenir. Aslan başlı, katliama aç kızı Sehkmet’i musallat eder kullarına, Ra. Yukarı Mısır, aşağı Mısır dinlemeden, bulabildiği her insanı katledip, kanını içer Sehkmet. Kullarının haline bir noktada acıyan Ra, kızını durdurmak için; Elephantine adasından getirttiği kızıl çiçeği biraya bulatır. Kan sanıp, içtiği biranın keyfiyle sızar Sehkmet. Uyandığında durulmuş, Ra’yı yanı başında bulur. Bundan böyle, sevginin keyfin destekçisi Hathor olarak anılacaktır, tanrıça.

Burası Antik Mısır’ın yaratılış mitinden bir parçaydı; benim hipotezim ise şöyle;

İnsanlar aynı kuşkuya yeniden düşmesinler diye; piramitler yaratılırken ya da yaratılmadan önce, bu kutsal sayılan alanın girişine, Sfenks de uyarı ve hörmet amaçlı konulmuş olabilir. Pek daha kadim olan, bu eski uygarlığın mitleri doğrultusunda, tahminim en azından 10000 yıla yakın olacaktır.

Sfenks’in ön patileri arasında, yazılı bir dikit mevcut. Üzerinde; Khufu oğlu Khafre’nin, yaradanın izinden ilerlediği, Sfenks’e hürmet ettiği gibi bir açıklama var. Lakin inşaasına dair, hiçbir şey yok.  Kendisinin de, Sfenks’in miladına dair kanımca pek bir fikri yoktu. Dikite istinaden araştırmacılar, kazılmış suretin Khafre olduğunu düşünüyor.

Bu kardeşin de, kibre yenik düştüğü aşikar.

 

Platonun neresine gittiysek, hangi tapınağa adım attıysak, maazallah ir abidenin önünde iki dakikadan fazla kaldıysak; bir kul her daim peyda oldu. “you meditate?” “five minutes, nobody come” ve tabii ki : “little tip…”

Harlandıktan sonra Giza’nın köşelerinde, artık büyük piramide girme vaktiydi. Kuzey yüzüneki dar bir açıktan girip, biraz düz ayak yürüyorsunuz. Çatalanan tünelin biri, yerin altında bulunan, manyetik kudreti muazzam seviyede olan alt odalara gidiyor. Diğer tünel; galeri adıyla anılan, 7 sekmeli yüksek ve eğimli bir alana açılıyor.

90’larda yaşanan çıılgın turist deneyimleri neticesinde, alt odalara giden tünel kafeslenmiş. Galeriye turmanıyoruz. Buraya varıp, kafamı kaldırdığım anı unutamam. İnanılmaz etkilendiğimi belirtmeliyim. Milyonlarca tonluk piramidin kalbine tırmanan, bu denli geniş bir yerle karşılaşmak harikuladeydi. Hafif bir uğultu geziniyor içeride, yüreğinize oturan. Dilimiz kesiliyor, baka-kalıyoruz.

Galerinin bitimi, piramidin kalbine bulunan kral odasına varıyor. Düz duvarlı, dörtgen bir oda burası. Tek bir yazı dahi yok, yalnızca bir lahit. Orijinal yeri olan odanın ortasından, kenara doğru taşınmış.

Bir ömür süren eğitimlerin ardından, idrakın çeperine varan adayların; zamansız ve yersiz diyarlara dalmaları için, yatırıldıkları bir lahit odası burası. 4 gün kapatıldıktan sonra, bilincine geri dönen aday; öteki boyutlardan öğrendiklerini rahiplere dikte ettirirmiş. Şu an o odadayız. Başka turist yok. Yalnızca bekçiliğini tutan iki adam… Cehaletin ve açgözlülüğün kurbanı bu iki, dar zihinli adama yaradandan ihsan diliyorum. Paraya tapan şerefsizlerin, bu dünyada gizeme ve ötesine dair ne varsa, kirli elleriyle zapt etmiş olduğunu görmek, içimi parçalıyor.

Odada; gözümüzü kapamaya izin yok, derin nefes almaya izin yok, lahite yatmaya izin yok, ortada durmaya izin yok, yok , yok, yok, yok…adama parasını yedirmediğin sürece…

Angut adamı, laf kalabalığı ve cevabını veremeyeceği sorularla oyalarken ben; eşimin en azından gönlünce bir şeyler yaşamasına çabalıyorum. 

Dışarıya çımadan önce, piramitten sorumlu abiyi ikna edip, aşağı odaya inen tünelin başına tünemeyi kabul ettiriyoruz. Koğuşlanıyoruz yokuşun başına. Yerin altından gelen karanlık, titretiyor beni. Muazzam bir akış çarpıyor benliğimi. Kafesi parçalayıp, zifiri bengiye atmak istiyorum kendimi,

Bilmediğim her şeyin içinde kaybolmayı…

Sina Çölü

Atladık sabah otobüsü çöl aşkıyla, pek umursamadan 9 saatlik yolu. Güney Sina’ya geçiyoruz. Sharm El Sheik’iyle ve su-altı muhabbetiyle ünlü bu çorak arazilere, aklımızda başka bir fikirle koyulduk; develerle kervan eylemeye…

Kilometre olarak pek uzak gözükmese de, Süveyş bölgesine vardığımızda anlıyoruz durumu. Askeri bir kontrol noktası kesiyor yolumuzu. Her birey kendi bagajından sorumlu, açıyor çantalarını. Yalandan yokluyor bir asker, devam diyor. 2 dakika geçmiyor ki, bir kontrol daha. Bu sefer kimlik merasimi. Fazla uzatmayalım, varacağımız yere kadar üç kere pasaport, bir okadar da bagaj kontrolünden geçiyoruz. Tabii her kavşaktaki toplam 8-9 polis barikatından da bahsetmeden geçmemeli.

Dahab dene bir kasabadayız. Kızıl deniz kıyısında, Bodrum’dan hallice, efendi bir yer. Aski makbul kaçmaz, pek tabii balık yiyoruz. Su başında kahvemizi yudumlarken Pare bir “voov!” çekiyor. Kallavi bir meteor göğü yarıyor, ben görmedim. “Kesin bir yere düştü”  diyor Pare. Denize bakıyorum, artçı bir dalga gelir mi diye, tık yok. Belki de, Giza’da –tip- dilenenlere musallat olmuştur, diye geçiştiriyoruz. Erken kalkacağız, yataklanıyoruz.

Sabah araba geliyor, almaya bizi. Lafını etmeye gerek yok, 3-5 kontrol noktasından geçerek kuzeye, Sina’nın kalbine doğru sürülüyoruz.

Yol kenarında iki baba, pickuplarıyla bekliyor bizi. Entarileri salmış, kafaları beyaz sarılı bedevi babaların. Oturmuş dört deve, küçük bir ateş ve halihazırda bekleyen çay dolu emaye. Derhal ikram ediliyor bardaklar. Tatlı bir tanışma merasimi, ardından yükleniyor develer.

Eşime kervanın en olgunu, süt beyazı erkek bir deve sunuluyor. Bana da kara saçlı, boz renkli başka bir erkek, ismi Dhabaan. Atlıyorum baboşa, topukluyorum ve ayaklanıyor Dhabaan. Önce arkaya savuruyor, ön ayakları düzlemek için; sonra öne deviriyor, arka uzunları açmak adına.

“Tıngır-mıngır” der hani eskiler, işte aynen öyle ilerliyoruz. Çok geçmiyor ve bedevi baba benim dizgini kendinden çözüp, elime veriyor. Yarabbi, keyfe gel… Haşmetli hayvan deve; hele sırtına bindiniz mi, haşmeti size de bulaşıyor. Savurarak attığı adımları, mayhoş bir çalkantı katıyor. Ritme ayak uydurursanız, pek de zorlayan bir sürüşü yok. Hıza gelince; o size kalmış değil…

Şerit halinde kayalarla dolu, çorak bir arazideyiz. Yer, çakıllı kum. Ara sıra bitmiş dikenli otlarla dolu. Bizim develer mütemadiyen eğilip, otlardan sebepleniyor, bedevilerle aramız açılıyor haliyle. Daha sonra babalara danıştım; “sizinkiler durmuyor da, bizim develer niye hep ot peşinde” diye. Baba net: ”Sizin turist olduğunuzun farkında, korkmuyor…”

Ehlileştirmenin ilk kuralı; hayvana korkuyu aşıla. Zahir eyler anca adabı, kendi çocuklarına.

Hoş o da, korkuyla nefret arası bir adap ya, neyse…

İki saate yakın ilerledikten sonra, babaları durmuş, eşyaları indirirken bulduk. Biz de dökülüp yükleri boşalttıktan sonra develeri saldık; çok uzaklara sürülmesinler diye, ön ayakları kısa iplerle bağlı şekilde. Düz bir kayanın gölgesine kilimi atıp, serildik. Babalar” lunch time” deyip, göz açıp kapayıncaya değin bir ateş yakıverdiler. Bismillah diyemeden, emayede çay hazırdı bile. “Siz keyfinize bakın” dediler. Önce hamuru hazırlayıp, dört-beş lavaş pişirdiler. Bu arada közlenen patlıcanı biri yoklarken, diğeri hıyar-domates-biber doğramaya koyulmuştu. Yarım saate; bir kase baba-gannuş, bir kase peynirli salata, bir kase sade salata, bir kase havuçlu tonbalığı ve lavaş hazırdı. Ömrümde bu denli mahcup hissetmemiştim. Herhalde hoş geldik şerefine bu ziyafet diye düşünürken, babaya sorum; “hergün mü böyle pişireceksiniz”. Alaylı abi; “no more lunch” demez mi. Tabii ki şakaydı, dört gün boyunca her öğlen yemeği, ekmeğine kadar bu öz verile hazırlandı.  “et yemediğinizi söylediler, peki balık?” “tabii” dedik. “bileydim balık getirirdim”

Belirtmekte fayda var, kış mevsimindeyiz, lakin hava 30 dereceye yakın. Geceleri ise, 10 dereceye inmiyor.

Derken develer yüklenir, kervan sürülür. Salt kayadan dağların arasından, geniş kuraklıklarda ilerliyoruz. İki saat daha gittikten sonra, kum tepelerine varıyoruz. İpekten şehvetli, saf kum… Okşamaya doyamadığım safi kumda, çocuklar gibi sen-şakrak oynaşıyoruz. Baba 1 km ötede, küçük bir tepeyi gösterip “orada kamp kuracağız. Güneş batınca gelirsiniz” dedi ve gitti. Damarlı dağ siluetleri ötesince, battıkça gölgeli tepeleri değiştiren güneşi izliyoruz. Sulu kabak ve pilav eşliğinde doyarken akşam; keyfin böylesine, benim doyasım gelmiyor. Hele ki, battaniyeler arasında, çıplak feza altında bir yatağa nasip olduk ki, gözü kapamaya ne hacet…

Gece yarısı, gözlerim açılıyor yine, günlerdir hasret kaldığımız ay, hilal eylemiş nazlı bir edayla gece göğüne yükseliyor. Kararan fezaya ilk çıkan Osiris. Her gece ölen güneş’e, yeraltı dünyasında eşlik eden 9 kalp. Çölde, yıldızlar deryasındayız. Yerin altı da, üstü de bizdeyiz. Arada bir yellenen develere nazır dalıyorum yeniden öte-diyarlara.

Uyandığımda babalar ateşi yakmış, çayı çoktan hazır etmişti bile. Yabanda gecelemeyi seven biri için, bunun ne denli bir lüks olduğunu söylemeliyim. Yağda yumurta, peynir-bal, taze lavaş ardınca dökülüyoruz yollara. Dhabaan kardeşime, bugün işlerin farklı olacağını, daha talepkâr ve katı davranacağımı belirtmiş olsam da; münferit tavrını hiç bozmadığını fark ediyorum. Neyseki, dur-yürü komutlarına bir nebze hakimim. Eh istikâmete dair de söz hakkım olduğunu görünce, oburluklarına ses çıkarmıyorum. Allahtan pare’nin allı-güllü ince gömleği üzerimde, başımda da hafif bir şalı sarılı, terlemiyorum sıcak altında.

Ortası delik, simit misali bir kayalıkta mesir ettikten sonra devam ediyoruz. Öğlen molası için durduğumuzda, salatayı hazırlama işini üstleniyorum. Fevkalade bir yemekten sonra, daha kayalıklı diyarlara doğru yöneliyoruz. Bir noktada, develer peşimizce yayan geçilmesi icap eden, bir yara geliyoruz. “S”lerle tırmanıp, aynı şekilde sırtı iniyoruz. Daha genç develerin eğitilmesi (daha ziyade yola getirilmesi) gerektiğinden, babaların himayesindeler. Sırtı tırmanırken inat eden deve, okkalı bir dayak yiyor bedeviden. Kim bilir kaç kere bu sırtları arşınlamış olan Dhabaan, dertsiz aşıyor dağı. Tıngır-mıngır batıya itelerken, gün batımında varıyoruz kamp yerine.

Yığma taştan, silindir evleri gezmeye çıkıyoruz pareyle, yayanız. İnsan boyu çapında, 20’ye yakın evlerin, kuş kadar kapıları. Orkeolojik gözlemlerimiz sonrası, ben en azından 2000 yıllık oldukları taraftarı iken; eşim 500 yıldan eski bulmuyor kulübeleri…

Esnek temelleri olan Orkeoloji, bir gönül-bilimi. Kanıttan ziyade, fantazya ve hissiyata dayalı sezilerle, inceleme gerektiren bir uğraş. Okulu yok, keza hocası da…

Üçüncü günümüz, kapalı kanyonu da içinde barındıran bir vadiye yol alarak geçiyor. Kızıla çalan saf kayalıklı, vadi tabanı silme kum. Kamp kurulurken, kanyonu keşfe çıkıyoruz. Bir allahın kuluyla karşılaşmıyoruz yine. Sırtlarla çevrili avluda, omuz genişliğinde bir yara giriyoruz. Oyuklardan birine tünemiş güvercinin kuyu kazan uğultuları, kanyonda yayılarak frekans atlıyor, uzayan bir ulumaya dönüşüyor. Halleniyoruz…

Avluya geri çıktığımızda, Bir nara patlıyor. İki yıla aşkın yağmur yüzü görmemiş Sina dağlarına bir serinlik yayılıyor. Tehdidin korkusundan, yalnız bırakılmış bu kayalıklara dostluk dağıtıyor, ekolanan sesleri.

Dördüncü gün, kervanın son seferi. Deve üstünde bir saat estirdikten sonra, uzakta yeşil görmeye başlıyorum. Çıplak dağlar yol verdikçe, iyice beliriyor.. vahadayız. Susuzluğunu gideriyor önce develer; sonra yüklerini salıp, serbest kalıyorlar. Önce suyun kaynağına giriyoruz. Yer içinde iki karış kalmış birikintiden su çalıyoruz kavrulmuş tenimize. Çoğunluk hurma ağacı dolu, kum tabanlı, çevresi dağlarla sarılı vahanın kuş cıvıltısı hiç eksik kalmıyor. Ağaçlar altında, yanımızda taşıdığımız odunlardan son bir fasıl hazırlıyoruz. Öğlen sıcağını vahada geçirip, son bir sefere koyuluyoruz. Develer geçidi tırmanacak, bir beyaz kanyondan tabanlıyoruz. Ufalanan kumtaşlarından beyaz toza bürünen kayalar arasınca irtifa kazanıyoruz. Yumru göbekleri olan yarda, yer bembeyaz kum. Sırtın son demlerini de iplere asılarak geçtikten sonra açık araziye ulaşıyoruz. Develerle buluşmamız zaman almıyor. Son demi de tıngır-mıngır tepip vedalaşıyoruz eşlikçilerimizle. İyice seviyorum Dhabaan’ı son kez. Değişmeye başlayan hava, rüzgarı arttırmış haddinden sıcak bir dalgayı çöl göğüne taşırken; ayaklarımızın, hasret kalınan yağmuru Güney Sina’ya getişmiş olması dilekleriyle ayrılıyoruz.

 

Luxor

9 ve 8 saatlik iki otobüs yolculuğu sonu vardık, yeni krallığın başkenti Luxor’a. Monoteist inanışın temellerini atan bu Amarna dönemi firavunları; daha yalın ve doğal bir yaşayışı aşılamaya çalışmış olsalar da, 2000 yıllık rahip düzenini alt edemediler. İmanın gücü, bürokrasinin hükmüne yenik düştü ve çocuk kral Tuthankamun’un ölümüyle; saf gün ışığıyla somutlaştırabileceğimiz yaradanın ihtişamı, semboller ve motifler ardına gizlendi yeniden.

Nil’in iki yakasına dağılmış şehrin doğusu Güneş’in geldiği yaşayanların diyarı; batısı ise Güneş’in terk ettiği ölüler diyarı. Önce yaşayanların kıtasındayız. Antik Mısır’ın en görkemli tapınak yerleşkesi, Karnak’tayız. Tanrılara adanan bu mabet; sırası gelen her firavunca bir eklentiyle, görkemleşmiş bir devasa sütunlar ormanı. Her taşın yüzü tanrılara ve onların yolunu izleyenlere adanmış.

Orkeolog sezilerimizle, sapa köşeleri yoklarken; abinin biri “gelin” diyor. Kimsenin olmadığı küçük bir tapınağa geliyoruz. Cebinden anahtarı çıkarıp, kilidi açıyor. Sehkmet’in tapınağındayız. Bir odada boyum kadar granit heykeliyle aslan başlı tanrıça selamlıyor bizi, sapasağlam.

Hermes, Ulvi Pymander’den yaratılışın sebeplerini dinlerken; insanın neden kötülüklerle dolu olduğunu sorar. Thoth (Pymander); başlangıcı olan her şeyin, sonunun da bulunduğunu; iyiliği seçmek adına bahşedilmiş özgür iradenin, kötülük olmadan seçilemeyeceğini belirtir. Huzuru tanımayan tanrıça Sehkmet’in de, harpi yüzlü sevgi sultanı Hathor’a dönüşümü zıtların varlığıyla gerçekleşmiştir.

Tanrılar tapınağı Karnak’tan, binlerce koç başlı sfenksle dizili yolu takip ettiğinizde, şu an şehrin göbeğinde yer alan insan tapınağı, Luxor’a varırsınız. Bu şaşalı koridordan geriye pek bir şey kalmamış dğal olarak. Modern Mısır’a varana değin, bu iki tapınağın bağı kopmuş.

Akhenaten hükümranlığında, yalın bir bakış açısıyla yek sayılan tanrıya atfen, insan bedeninin tasvir edildiği Luxor Tapınağı; gösterişten uzak yapılmış olmasına karşın, oldukça ihtişamlı kanımca. Geometrik temellerle dizili taşlarda beden bulmuş mabede ayaklardan giriyoruz. Evirilen bilincin yolunda ilerledikçe, tapınak daha kapalı bir hal alıyor. Zihnin mabedi beyin, gizemin karanlığına varıyor, en nihayetinde. Güneş’in ölümüyle, yaşayanlar yakasını bitiriyoruz.

Yeni bir gün, Nil’in batı yakasına geçiyoruz, ölüler diyarına. Bugünü rehberle geçirdiğimizi belirtmeliyim. İki yıl önce, yüksek şekerden kör kalan abinin, operasyon ve iyileşme sürecinden sonra, işe dönüşünün ilk günüymüş. Abi ölüm motifine istinaden; sulama kanalının yanından geçerken, çiftçilerin sorumsuz kirliliği ve dizanteriden ölen çocuklardan açıyor muhabbeti.

Habu tapınağıyla başlıyoruz. Bütün mısır’da en tatmin eden gezimiz sayılabilir, burası. III. Ramses’in mumyalanma ayini için yaptırdığı tapınak sapasağlam. Hiyeroglifler çok derine kazılmış olduğundan, neredeyse hiç bozulmamış. Firavun ve ailesi öldüğünde ebedi yolculuğuna uğurlanmadan önce, yalnızca 70 gün(mumyalanma süresi) kullanışmak amacıyla inşaa edilmiş; savaş sahneleriyle, doğranmış kol-bacaklarla resmedilmiş. Duvarların kimi yerlerinde orijinal renklerini de görmek mümkün. 3000 yıllık taş duvarlar, kırmızı-mavi-siyah-yeşil-sarı renkleriyle bezeli. Savaş hırsıyla dou bu firavunun inadı, maşallah üç milenyum diretmiş.

Sırada Hatşepsut’un tapınağı var. Yetersiz kocasının ölümünden sonra tahtı ele geçiren kraliçe, antik mısır tarihinin en uzun hüküm süren bayanı. Dağ yamacına oydurup, dizdirdiği tapınağından; kilometrelerce ilerideki Karnak kompleksine uzanan, yine binlerce sfenksle bezeli bir koridor varmış-mış. Hoş, evvel zaman içinde yerle bir olan tapınağı da yeni taşlarla inşa etmişler. Birkaç sütun üzerindeki Hathor yüzlerinin bizi neşelendirmesi dışında, buradan pek bir his koparamadık.

Şimdi günün kaymağı, Krallar Vadisi’ne (mezarlar vadisi) geçiyoruz. Rehber abiden küçük bir ölüm anekdotu daha geliyor. Vadiye yakın bulunan bir köy mevcut. Devlet bu köyün altında da mezar olabileceği düşüncesiyle; köylüleri bölgeden def etmek için, su borularını kesmiş. Çöl-toz halde diretiyormuş köylüler de. Kimi vatandaş, talih döner misali, evinin altını kazmaya başlamış. Çökmüş bir evin yanından geçerken, azimli iki kardeşin 11 gün önce enkaz altında kalıp, can verdiğini belirtti. Ölüm dolu bir 14 Şubat günündeyiz bu arada.

Dünya Öykü Günü kutlu olsun.

Velhasıl kelam, varıyoruz Krallar Vadisine. Ölümsüzlüğe Osiris’in yanında, yıldızlarda yer almak için; ölen firavunun önce yeraltından geçmesi, tanrı standartlarına kamil olup-olmadığı test edilmeli. Bu yolculuk meşakkatli olduğu kadar, masraflı da. Kusursuz kıvamda muhafaza edilmiş bedenden ziyade, eşi bulunmaz gereç ve hazinelerle süslü odalara da, mezar yanında yer açılması şart. Bu extravaganzaya küçük bir örnek; büyük piramidi yaptırdığı iddia edilen Kufu baba, hususi ahşap gemisini tek-tek parçalarına ayırtıp, piramidin yanına gömdürmüş. Öte dünyada kendisini taşıyacak olan geminin yattığı çukur, onlarca metrelik, kayadan bir dörtgen.

Biz vadiye dönelim. Hükmü ne denli uzunsa bir firavunun; kendisi için yapılacak olan mezat odasının tüneli de, o denli derinde ve uzun imiş. 100m den uzun tüneliyle I. Seti, en uzun soluklu firavun olsa gerek. Vadide 60 küsur mezar bulunmuş olmasına karşın; her 6 ayda bir gezilmeye müsait olan mezarlar değişiyor. Ebediyete kadar karanlığa mahkum odaları, açan biz zamane yamyamları; içeriye soluduğumuz nefes ve taşıdığımız nemimizle, bu harikulade odaların duvarlarını tahrip ediyoruz.

Amma velakin; Ramses IV’ün bir mezarı var ki, dillere destan. Tanrılarla yaşayacağı muhabbeti, Ramses’in yeraltında sınanırken, pek-tamam renkleriyle koridora nakşedilmiş. Hafif bir eğimle derinlere alçalırken, tavana dizili lacivert fezayla karşılaşıyorsunuz. Muntazam dizili yüzlerce yıldızdan sonra, lahit odası… Nut ana ark etmiş göğü kapatıyor; elden ayağa çatı oluyor, Ramses’in mezarına. Duvarlarda; güneş diskine tutulmuş, kanadı açık akbabadan, Osiris ve Amun babayla sonunda yüzleşen Ramses’in tasvirlerine kadar her anlatı has rengiyle gözler önünde. Katiyen açılmamak üzere hazırlanmış bu odaların, bu denli ihtişamla hazırlandığına tanık olduktan sonra; tapınakların ve yaşayanların gözleri için dikilen antik Mısır yapılarının ne görkem ile üretildiklerini düşünün…

Mısır’da tamamlanmamış binaların sahipleri, konut vergisine tabii tutulmuyor. Bu durum; çatısı,terası, son katı inşa edilmemiş milyonlarca eve meydan sağlıyor. Bütün seyahatim boyunca, Mısır’da ki yapılaşmaya dair eksik bir şeyler hissediyordum, iskânsızlıktan imiş, efendim. Üstü açık otelimizde püftürüyoruz akşam; sağ-salim ölüler platosundan çıktığımıza memnunuz.

 
 

Aswan

Trenle güneye, merakımızı kaşıyan son bir şehire, Nubia halkının çoğunlukla bulunduğu, Aswan’a ilerliyoruz. Yaşını-başını almış, fıdıl mizaçlı kondüktör abi, bizi düdüklemek için çaba göstermiş olsa da, makul fiyattan biletimizi kesiyor. 3 saate varıyoruz, Nil’in en pak olduğu diyarlara.

Nehrin ortasında bir Nubia köyü bulunan, Elephantine adasında konaklayacağız. Orta avlusu açık olan, dört odalı, kerpiçten, dede yadigarı, nehrin başında bir evdeyiz. Karşımıza, daha küçük olanbotanik adası ve ardınca akıp giden çölden ibaret batı yakası. Sakin, pak suda estiren bilimum kuş türüyle, çölden beri e huzurlu hissettiğim yer. Tabii ki bütün gün keyfine varıyoruz, püftürerek.

Bizimle ilgilenen ablalar yan evde kalıyor. Evi paylaştığımıza; iki amerikalı, bir Avusturyalı ve iki alman dede mevcut. Dede dediğime bakmayın, maşallah gece inlettiler Nil’i, çılgın sevişmeleriyle. İki haftadır saki Mısırlılarla olan çat-pat arapça iletişimim sonrası, Amerikalı ve Avusturyalı kardeşlerle saatlerce dilleniyoruz. Gün batarken ablaların elinden şehriyeli çorba üzerine kuru fasülye-pilav yükleniyoruz.

Bir ibis görür gibi oluyorum, süzülüp geçiyor sağımdan. Gerçek miydi bilemem; Thoth’un gözleri üzerimdedir umarım. Yoluna düştüğüm fikirlerin ve gizemlerin, beden bulmuş mabetlerinden dem çalmaya geldim Mısır’a. Süt-liman Nil’e nazır püftürürken gece vakti, Orion’un takım yıldızları tepemde selam duruyor. Enva kuşlar her tonda şakırken, botanik adasının katmerli ağaçlarına tünemiş; fellukalar(yelkenli tekne) uykuda bekliyor, ada kıyısınca.

Medeniyetin omurgası sayılan Nil nehri boyunca, güneyi takiben peşine düştüğümüz tapınakların sonuncusundayız artık; Philae. İsis’e atfen inşaa edilmiş, hususi adası üzerinde bulunan tapınak, Ptolemik dönemin en güzide örneği. Bu krallık, antik Mısır’ın sonu sayılıyor.  M.Ö. 305-30 arası hüküm üren haedanlıkta, artık yunan etkisinin Mısır’da yerleşmeye başladığını fark ediyorsunuz. Pek tabii, ilerleyen zamanlarda Roma dönemiyle birlikte, tapınak Afrodite atfen devşirilmiş olsa da, özünü korumuş. En nihayetinde şehvetin ve sevginin simgesi Afrodit’in; büyünün ve güzelliğin anası kabul edilen İsis’ten türetildiği aşikar.

Lakin M.S. 500 civarlarında, Roma dönemiyle birlikte; hristiyanların tapabilmesi adına, en kıdemli figürler, duvarlardan kazınmış. Mukaddes sayılanın yolundan, hörmetler eşliğinde Allah’ın adını zikretmek yerine; kâfir gözüyle tehdidi kapamayı seçmek, pek aşina olduğum bir senaryo. Allah için süren, sonu gemez münakaşanın, 1500 yıl önce Philae’de de mşru kılındığını görmek şaşırtmıyor. Hoş şu ömürde artık, şaşılacak pek bir şeye de denk gelinmiyor.

Adanın bir köşesinde, Hathor’a atfen bir yapı da var. 

Deve sırtında, otobüste, arabada, pır-pır takalarda, trende, ayakta… derken, yarım ayın kumları aktı geçti. Gece treniyle toprak çakrası Aswan’dan, çakraların tacı Heliopolis’e (Kahire) yataklı vagonda akıyoruz. Yaratılmış olan gerçekliğin her anını ders sayan Antik Mısırlılar’ın, Khem adıyla bildiği bu diyarlar kompartımanımın camından, son kez akıp geçerken; hakikate dair tükenmez fikirlerle kapatıyorum Mısır seyahatimi.

Amman

Roma döneminin hac yolunda bulunan, Philadelphia adıyla anılan bu şehir; memlukler itibariyle Amman olarak biliniyor. Ürdün krallığı’ndayım. Daha aşina olabileceğiniz bir yerden gireceğim. Akdeniz’de fransız kasabası düşünün, belki de italyan. Tepe bayırlar dizili, yılan çizen sokaklarında, kireç sıvalı 2-3 katlı taş evleri olan. Ana damar, vadi tabanından geçer, en geniş caddedir. Ara sokakları tepeleri keçi misali tırmanır.  Şimdi bu fantazyayı kısmen unutun, kısmen orta doğu’ya boyayın.

Şehrin göbeği, bir-birine bağlanan vadilerin oluşturduğu bir sürü tepe. Caddeler müsaade ettikçe küçük kitap büfeleriyle karşılaşıyorum. Beton vadisinde, sayfadan meşaleler, Amman’a aydınlığı sağlamış. Her ateşin bekçisi baba, kallavi ak sakalıyla ihsanı vaaz ediyor. Bu şehirde eski bir buhur tütüyor gibi.

Amman’ın kalbindeki tepede, Philadelphia’dan beri yığılan saray ve mabetlerle Citadel bekliyor. Tepeye bakan, Roma tiyatrosu da komediyi vadinin damarlarına akıtırken, şehirde adaplı ezan sesleri yankılanıyor.

 

Petra

Çorak beyaz tundra, kutsal topraklara uzanan, ehlileşmez diyarlarda; kahve-kızıl bir vaha, kaya şehir Petra… Dar bir kanyonda, kenara oyulu su kanallarıyla, yağmurla yaşamış ve efsaneleşmiş bir halk; Nebatiler.

Dar kanyondan geçince, avluya açılıyorum. Saki dağa oyulmuş devasa sutunlar, terası tutuyor. İçeride devasa bir alan, karanlık. Hazine odası diye anılan bu abide, Petra’nın alametifarikası. İki selam eyleyip devam ediyorum. Avlu başka bir kanyona daralıyor. İlerledikçe; kıdemli zamanlardan, haşmetli hükümdarların mezarları oyulmuş. Çerçeve misali boş mezarlar dağ yüzünde, kimse emin değil, kimindir değildir diye. Roma dönemine değin, ki İsa’dan biraz sonraları, Petra’da oyulan şehire dair bilinen pek az şey var. Nebatiler diyarıdır, ötesi gizem.

Ana damardan arka tepelere tırmanan bir merdivenin peşine düşüyorum. Kimi zaman sivriliğini yitirmiş merdiven, dağ yontularak yapılmış. Nebatiler tek taşı yerinden etmemiş gibi;  salt oymuş, dağların bahşettiğine göre şekillenmiş şehir. Tenha bir tepeye siniyorum. Ter içindeyim. Çorap, mintan ne varsa seriyorum kayalara. Vadiler ardındaki vadileri izliyorum. Kavuran güneş mecal eylese, ölü denize varacak kadar süzülmüş bakışlarım. Kavuk bir kayadan yankılar başlıyor; rüzgarın uğultusuna yakışır bir kaval ekolanıyor.”Eyvallah!” diyorum. Çok geçmiyor ki çanların eşliğinde keçi sürüsü, tepeden adım-adım merdivenleri iniyor. Vadi tabanından yetişen naraların peşine, çobana dönüyorlar.

Koçun izinden sırtı inip, açık çoraklara varıyorum. Yarım saat daha; çobanlar tarafından iskan tutulmuş Nebati harabeleri sonrası, bir yol ayrımına varıyorum. Küçük bir levha okuyorum. Amman ve Bağdat yönüne giden sağımla; Mısır’a giden solum, arasındayım. Benden önce sayısız seyyar ve kervanın Petra’ya vardığında karşılaştığı devasa kolonlardan, geriye kalan bir götlük mermere dayanmış soluklanıyorum.

El’Deir tapınağını da görmeden olmaz. Yüzlerce basamağı bulunan kanyonu tırmanıp(en azından 1 saat), çevre coğrafyanın en yüksek tepesine varıyorum. Yine dağın yüzüne oyulmuş, nişi destekleyen sütunlarıyla keyifli bir manzara. En azından Roma döneminde; ortodoks monkların burayı benimsemiş, bir manastır olarak kullanıldığını biliyoruz. Yüklü katırların  -erzaktan ziyade, kilolu turist taşıyorlar arık-  bu vadileri, derelerin şakırdadığı zamanlarda, ne kişnemelerle inlettiğini hisseder gibiyim.

Ayaklarımda kara sularla, gün batarken uğurlanıyorum, Nebatiler ülkesinden.

 

Dana

Bir arabayla anlaştım; Allah’ın unutmak üzere olduğu bir uçurumun köşesine, bıraktı beni. Keçeyle kaplı yurtçukların bulunduğu, Dana Doğa Koruma Alanı’na tepeden bakan bir kamp alanındayım. İki gün olduğum yerden kıpırdamak istemiyorum. Soba başında kahvaltı ve akşam yemeği dışında, yalınım. Gerçekten de soğuk bir uçurumun kenarında, yıldırımlı bir yağmurun gecesinde, beş adet battaniyem ile, keçe bir çadır içerisinde, neyse ki kuru bir halde, keyfin nicesiyle…

Al Newatef

İlla ki toprağın yüzünü

Örtecekse birileri,

Taştan figüren kabarcıklarla

;

Kim bilir

Altında neler

Kaynıyor.

Mahmud’un sesi duyulmazken

Vadi tepesinden

;

Ali’nin sesi inliyor

İçinde vadinin.

Amman’a söğrülen

Duman,

Fezayı nereden

Bilecek…

 

Thana’nın kıyısında nefeslenirken

İçime çiçekler kaynıyor.

 

 

 

Siz sağ, ben selamet ...